

Geleceği Olmayanın Günü Lükstür: Yoksulluk Primi Kıskacı
Son yıllarda ekonomik sıkıntılar üzerine yapılan sohbetlerde sıkça aynı cümleleri duyuyoruz:
“Bu kadar kriz varsa insanlar neden hâlâ lüks kafelerde kuyruk oluşturuyor?”
Ya da üç harfli bir markette asgari ücretle çalışan bir gencin elindeki son model telefonu gördüğümüzde içimizden şu düşünce geçiyor:
“Paran yoksa neden bu kadar pahalı şeyler alıyorsun?”
İlk bakışta mantıklı görünen bu sorgulamalar, aslında modern ekonominin en az konuşulan ama en acımasız gerçeklerinden birini gözden kaçırıyor. Çünkü mesele yalnızca harcama alışkanlığı değil; mesele umudun, geleceğin ve psikolojinin ekonomiyle kurduğu görünmez ilişki.
İktisat literatüründe buna “Poverty Premium” yani “Yoksulluk Primi” adı veriliyor.
Bu kavram, düşük gelirli insanların yalnızca daha zor şartlarda yaşamadığını; aynı zamanda aynı hayatı daha pahalıya yaşamak zorunda kaldığını anlatıyor.
Davranışsal iktisadın önemli kavramlarından biri olan “Temporal Discounting” yani “Zamanı İskonto Etme” teorisi, insanların neden anlık mutluluğa yöneldiğini açıklıyor.
Geleceğin belirsiz olduğu, ekonomik güvencenin azaldığı dönemlerde insanlar uzun vadeli hedeflere yatırım yapmak yerine kısa vadeli mutlulukları tercih ediyor.
Çünkü birçok genç için artık iyi bir ev sahibi olmak, yüksek gelirli bir yaşam kurmak ya da yıllarca birikim yaparak sınıf atlamak ulaşılabilir hedefler olmaktan çıkmış durumda.
İnsan zihni böyle zamanlarda farklı çalışıyor.
Eğer büyük hedeflere ulaşamayacağını düşünüyorsa, kendisini küçük ödüllerle motive etmeye başlıyor.
Bir fincan pahalı kahve…
Bir marka çanta…
Son model bir telefon…
Bir kozmetik mağazasından yapılan alışveriş…
Bunlar artık yalnızca tüketim ürünleri değil; bireyin kendisine verdiği küçük moral destekleri haline geliyor.
Modern insan büyük hayalleri kaybettikçe, küçük lükslere sığınıyor.
Bu psikolojiyi besleyen en güçlü araçlardan biri ise hiç kuşkusuz sosyal medya.
Sonsuz kaydırma ekranlarında her gün daha iyi evler, daha pahalı tatiller, daha lüks yaşamlar ve daha kusursuz hayatlar görüyoruz.
Her paylaşım, farkında olmadan yeni bir tüketim ihtiyacı oluşturuyor.
Artık insanlar sadece ihtiyaçlarını değil, gördüklerini de satın almak istiyor.
Sorun şu ki gelirler aynı hızda artmıyor.
Böyle olunca kredi kartları devreye giriyor.
Önce küçük harcamalar yapılıyor.
Ardından limitler doluyor.
Sonra başka kartlarla borç kapatma dönemi başlıyor.
Bir noktadan sonra kişi gelirini değil, kredi limitini yaşam standardı olarak görmeye başlıyor.
İşte tam bu noktada yoksulluk primi ikinci kez devreye giriyor.
Ekonomik sistemin en büyük paradokslarından biri şudur:
Parası olan kişi her şeye daha ucuza ulaşabilir.
Parası olmayan kişi ise aynı ürün ve hizmetler için daha fazla bedel öder.
Borç yükü arttıkça kredi notu düşer.
Kredi notu düştükçe finansmana erişim zorlaşır.
Zorlaştıkça faiz oranları yükselir.
Yükseldikçe kişi daha fazla borçlanır.
Sonuçta ortaya görünmeyen ama son derece güçlü bir kısır döngü çıkar.
Bu nedenle yoksulluk sadece gelir eksikliği değildir.
Yoksulluk aynı zamanda geleceğin maliyetinin artmasıdır.
Bugün yapılan küçük ve kontrolsüz harcamalar, yarının daha pahalı yaşanmasına neden olur.
Dijital dünyada son dönemde yayılan bir ifade dikkat çekiyor:
“Maaş yattığı gibi bizim Sephora camına yansıyan görüntümüz.”
Bu cümle aslında yeni neslin ekonomiyle kurduğu ilişkinin kısa bir özeti gibi.
Bir tarafta her kahve harcamasını eleştiren geleneksel tasarruf anlayışı…
Diğer tarafta ise geleceğe dair umutlarını kaybettiği için bugünü yaşamaya çalışan genç kuşak…
Gerçek ise bu iki görüşün tam ortasında duruyor.
İnsanların küçük mutluluklara ihtiyaç duyması son derece doğal.
Kimseye kazandığı parayı nasıl harcaması gerektiğini söylemek mümkün değil.
Ancak tüketim, psikolojik bir ihtiyaç olmaktan çıkıp finansal bir bağımlılığa dönüştüğünde tablo değişiyor.
Çünkü satın alınan şey artık mutluluk değil, ertelenmiş bir sorun oluyor.
Bugün pahalı kahve zincirlerinin önündeki kuyruklara…
Lüks mağazalardan çıkan alışveriş poşetlerine…
Sosyal medyada gördüğümüz kusursuz hayatlara…
Ve her ay biraz daha şişen kredi kartı ekstrelerine yeniden bakalım.
Belki de asıl mesele insanların lüks tüketmesi değil.
Belki de asıl mesele, geleceğe olan inancın giderek azalmasıdır.
Çünkü geleceğine güvenen insan yatırım yapar.
Geleceğinden emin olmayan insan ise günü satın almaya çalışır.
Sahi…
Biz gerçekten yaşıyor muyuz?
Yoksa yalnızca yaşadığımızı gösterebilmek için geleceğimizi taksitlere mi bölüyoruz?
Melika İlze
Köşe Yazarı | Aktivist
GÜNDEM
Az önceGÜNDEM
41 dakika önceSONDAKİKA
2 gün önceGÜNDEM
6 gün önceSONDAKİKA
10 gün önceGÜNDEM
10 gün önceSONDAKİKA
11 gün önceVeri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.